fbpx

Mütehammil Kalmak Veyahut Sefere Çıkmak Arasında

Geyve'de lise öğrencisi olan, Hümeyra Gül NURAY'dan, Mustafa KUTLU'nun önemli eseri "Ya Tahammül, Ya Sefer" hakkındaki yazısı.

Bir davaya sahip olmanın , davasına sahip çıkabilmenin  ve yolda fikriyatı değişenin hikayesi… Dünyayı değiştirmek isteyen bir neslin , kendini bir davaya adamış ruhların serencamı … Sefere cesaret edemeyenlerin ve kendisi kalamayanların öyküsü…

Onların davaları hayata uymak değil hayatı Hakk’a uydurmak olacaktı. Memleketin yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül vermişlerdi. Sırtlarındaki çıkında ebedî gayenin dürülmüş azıklarını , ruhlarında kâinatın derin sessizliğini taşıyarak sabaha doğru yürüyüp fecri başlatacaklardı. Peki  her şey idealize edildiği gibi yaşanabilecek miydi ? Yoksa hayatın zaruretleri ayaklarına dolanan birer zincir gibi ıstıraplarına çeşni mi katacaktı? Aslında en acı kayıp gerilemiş ruhların mütemadiyen tavizler vererek hayatta, zaruretle uyuşmaları idi. Çünkü bir kere taviz verildi mi, asla çiğnenmemesi gereken unsurlar bir kere gözden çıkarıldı mı, kalbin aynası bir yerinden çizildi mi kefareti büyük olurdu. Hatta çizikler çatlağa ulaşır, çatlaklar uçurum olurdu. Bu yüzden sabahı beklememek gerekirdi, ruhunda yanan ateşi her yana taşımak , gönülleri tutuşturmak isteyenlerin geceden yola çıkılması gereken bir cihadı vardı. İlim ve ahlak , hak ve adalet uğruna girişecekleri bir cihad … Peki bu cihadın içinde yer alan tahammül , neye tahammül? Ve ne için tahammül ?

Tahammül edilecek şeylerin dönüp dolaşıp irca edildiği makam, hayatı anlamlandırma  uğraşında nerede duruyor? Veya sefere çıkarken mücahitliklerinden taviz vermeyecek her şeye karşı davasını haykıranlar yolun henüz başında , yolda bulduklarını yola çıktıklarına tercih etmişse bu sefer nereye?

Yıllar yılı ömrünü davasına adayan , maddî imkânsızlıklara rağmen davasını satmayan Murat… Murat’ın bu çileli dünyaya tahammülü dolup öbür dünyaya sefere çıkmasıyla kendilerini sorgulayan; makama, mevkiye dalıp onu yüzüstü bırakmış eski dava arkadaşları Bakan Yunus Bey, Profesör Asım Bey… İnandığı değerlerin yozlaşmasına tahammül edemeyip sefere çıkan İlhan… Aslında hepsi aynı yokluktaydı, farklı seferlerin içerisinde. Muradı ölümden başka kapıya açılmayan bir genç Murat olmaktan başka ne olabilirdi ki? Veya yokluk kelimesiyle sararmış  dergide , büyük olduğuna inandığı o davaya yazdırdığı yazılar gömülmeyecek miydi yüreğine?

Bir gün sadece bir sâlâ boyunca kulaklardan düşmeyecek miydi, bütün o hakikatin davası? Davayı omuzlamakla tabutu omuzlamak arasında fark kalmayınca kısa süren hafif yer sarsıntısı gibi gelip geçmedi mi yoksa ölüm? Hülya kadar güzel şeylere sarınıp giderken diğerleri, öteki oldular Murat’a. İlhan ise arada kalmıştı , tekerrür eden tarih içerisinde, mütehammil kalmak ile sefere çıkmak arasında. Aslında İlhanların ortak özelliğidir arada kalmışlık. Yoklukta vaha, varlıkta çoraktırlar. Yine de İlhanlar hep olsun isterdi Murat, mazinin derinliklerinden gelerek istikbâle doğru akan bir nehir misali davasında. İlhanların sayısı artıyor kendisi “az”alırken. Yine de çoğalsın İlhanlar çoğalsın Asım’ın nesli “Yokluktayız nasılsa.” Diyor, “Yokluktayız !”.

Tahammül, yokluğun içinde var olabilmektir her şeye rağmen. Esas dava ise insanın kendi içine doğru çıktığı seferde kalbindeki davayı sürdürebilmesidir. Veyahut aidiyet, terk edilmeyen , edilemeyen cephelerdir. Bu yüzden siz de “ Artık soframıza melekler inmiyor.” demek istemiyorsanız terk etmeyin kalbinizdeki davayı. Terk etmeyin cephenizi . Cepheler kalplerdeki vatanlardır. Kalplerin de surları vardır. Kale içleri… Mahremleri… Aidiyeti olan…

Hümeyra Gül NURAY

Yorum Yaz

Başa dön tuşu