ŞEHRİNİN TARİHİ, TARİHİNİN ŞEHRİ (Yazı: Yavuz ŞENGÜL)

Tarih boyunca insanlar medeniyet ülküsü olarak şehirler kurmuş, şehirlere hayat vermiş, o şehirde insanlık yaşadıkça şehirler de yüzyıllarca ayakta kalabilmiştir. Bazı şehirler ise savaşlar, salgın hastalıklar, doğal afetler gibi nedenlerden dolayı yaşanamaz hale gelmiş, çölde susuzluktan kuruyan ağaç misali tarih sahnesinden silinmiştir. Tarihte Sodome ve Gomore şehirleri buna en iyi örnektir.

Latin dillerinde medeniyet (civilization) ve kent (city, civitas), Arapçadaki medeniyet, medeni ve şehir (medine) gibi sözcükler arasındaki köken benzerliği medeniyetlerin şehirlerde doğduğunu, medeniyetin kaynağının şehirler olduğunu ifade etmektedir. Peygamber efendimiz hicret ettiği Medine’de İslam devletini kurmuş, bir şehre adeta hayat vermiş, şehir peygamberimizle özdeşleşmiştir. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’la, Atatürk’ün Türkiye ile özdeşleştiği gibi.

Küçük büyük, mânalı mânasız, eski yeni, yerli yabancı, güzel çirkin bir yığın unsurun kaynaşması olan şehirleri, medeniyetlerin aynası olarak telakki etmek mümkündür. Medeniyetlerin de şehirleri kendisine beşik olarak seçtiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

***

Her şehrin kendine has dokusu, kendine has kimliği bulunmaktadır. Necip Fazıl’ın “Hani Yunus Emre ki kıyında geziyordu” dediği kıvrım kıvrım akan Sakarya Nehri kenarında kurulmuş olan Geyve’nin de kendine has dokusu ve bir kimliği vardır elbette. Bugün için geriye dönüp baktığımızda akıllarda yer eden bazı tarihi ve kültürel özelliklerini sayabiliriz. Nasıl ki Sakarya şehri denice aklımıza şehre ismini veren Sakarya Nehri, Çark deresi, Sait Faik Abasıyanık’ın gelmesi gibi Geyve denince de artık şehrin sembolü olan ayva, Millî Mücadele, Kuvayı Milliye ve Alifuat Paşa’nın gelmesi gibi şehirle özdeşleşmiş, şehir olmuş yapılar ve kişiler.

Geyve – Musavver İran sefaretnamesi -Bozoklu Osman Şakir’in sulu boya çalışması

Geyve tarihte içinde bulunduğu coğrafyanın en büyük yerleşim yeri olma özelliğine sahipti. Otuz yıl öncesine kadar Pamukova ve Taraklı Geyve’ye bağlı nahiye idi. Bu sebeple Taraklı ve Pamukova her zaman Geyve tarihinin bir parçası olmuştur. 15. Yüzyılın sonlarında Adapazarı henüz Akyazı kazasına bağlı Ada Karyesi (köyü) iken, Geyve 27 köyü olan 415 haneli takriben 2190 nüfuslu kaza, Taraklı 661 hane 3480 nüfuslu kaza, Akhisar 310 hane 1651 nüfuslu kaza ve Akyazı ise 564 hane 3000 nüfuslu kazadır.  Bununla birlikte Sakarya’nın diğer ilçelerinden Hendek, Söğütlü, Kocaali, Ferizli Ada karyesi gibi Akyazı Kazasına bağlı birer köy yerleşimleridir.

Taraklı Kasabası

Osmanlı Beyliği topraklarını genişletmeye başladığında Sakarya havzasında Türk hakimiyetine giren ilk bölgeler Bilecik ve Yenice-i Taraklı’dan sonra Lefke (Osmaneli), Mekece, Akhisar (Pamukova) ve Geyve olmuştur. Aşıkpaşazade, Lefke (Osmaneli), Mekece, Akhisar (Pamukova) ve Geyve’nin hicri 704 (miladi 1304-1305) tarihinde Osmanlı hakimiyetine girdiğini anlatmaktadır. Ticaret yolları üzerinde olması tarihte Geyve’yi önemli bir mevkie getirmiştir. Ta ki bu yolların değişmesine kadar.

Zamanla ulaşım yollarının yer değiştirmesi eski yolların önemini kaybetmesi (İstanbul, İzmit, Sapanca, Fevziye, Akıncı, Kıncılar, Geyve, Taraklı, Göynük, Nallıhan, Ayaş, Ankara yol hattı yerine İstanbul, İzmit, Sapanca, Adapazarı, Akyazı, Düzce, Bolu, Ankara yol hattının önem kazanması) Geyve ve çevresinin de Sapanca ve Adapazarı nezdinde önemini yitirmesine sebep olmuştur. Bugün ise Adapazarı merkezi Sakarya’nın en büyük ilçesi konumunda. Sapanca, Karasu turizm açısından oldukça cazip. Adeta Sakarya’nın güneyi zaman karşı yenik düşmüş, yaşlı bir çınar iken kuru bir dala dönüşmüş.

Bu anlamda Geyve’nin Türk tarihin yazıcılığındaki önemini vurgulamak adına ilk Osmanlı tarih yazıcısı olan Aşıkpaşazade’den bahsetmek isterim. Asıl adı Derviş Ahmed Aşıki olan Aşıkpaşzade, 1413 yılında Musa Çelebi ile mücadele eden Çelebi Mehmed’in maiyetinde Geyve’ye gelmiştir. Burada hastalanmış, Orhan Gazi’nin İmamının (İshak Fakih) oğlu Yahşi Fakih’in evinde kalmıştır. (İshak Fakih’in Orhan Gazi’nin şahsî imamı mı yoksa yaptırdığı bir camide mi görevli bulunduğu belli değildir.) Aşıkpaşazade Geyve’de kaldığı sırada on altı veya yirmi yaşlarındadır. Tevarih-i Ali Osman adlı eserinde bunu şöyle anlatır:

“Ben fakir köyde kaldım. Orhan Bey’in imamının (İshak Fakih) oğlu Yahşi Fakih’in evinde, Geyve’de hastalandım. Ta Yıldırım Han’a gelinceye kadar Osmanoğulları’nın menkıbelerini imam oğlundan naklederim.”

Burada dikkatimizi çeken husus, Osmanlı devletine ait ilk kronikler olarak bilinen Menâkıb-ı Âl-i Osmân adlı menkıbeleri Geyve’de Orhan Gazi’nin İmamının (İshak Fakih) oğlu Yahşi Fakih’in evinde bizzat kendisinden nakletmiş olmasıdır. Çok uzun yaşamış olması nedeni ile II. Beyazıt devrine kadar olan kısmı kendisi olayları bizzat yaşamış, görmüş ve kaleme almıştır. Bu nedenle verdiği bilgiler çok değerlidir. Buradan hareketle, aslında “Osmanlı tarihine ait ilk bilgiler Geyve’de Orhan Gazi’nin İmamının oğlu Yahşi Fakih’in evinde yazılmaya başlanmıştır” şeklinde söylemek abartı olmaz şüphesiz.

Aşıkpaşazadenin yazmış olduğu eser, Türkçe nesir (düzyazı) olarak yazılmış ilk Osmanlı tarihidir ve bütünüyle Osmanlı tarihini ele alan ilk Türkçe eserdir. Oruç Bey, Dursun Bey, Mehmet Neşri gibi tarihçiler onun yazmış olduğu eserden ilham almışlardır. Aslında onun sayesinde Türk tarihine ait bilgileri öğrenebiliyoruz. Bu da Geyve’yi Türk tarihi açısından önemli kılmaktadır.

Geriye dönüp baktığımızda Geyve ile özdeşleşmiş yapılar ve kişiler olarak Aşıkpaşazade ve Yahşi Fakih’in çağdaşı Elvan Bey ve oğlu Sinan Bey. Aşıkpaşazade eserinde, Elvan Çelebi’den Mehmed Çelebi tarafından iki yüz kişiyle Şeyh Bedreddin isyanını bastırmak üzere vezir Beyazıt Paşa ile gönderilen yiğit, cesur komutan olarak bahsetmektedir. Oğlu Sinan Beyin de II. Murat zamanında Rumeli Beylerbeyliği yaptığı bilinmektedir.

Elvanbey imareti 1966

İsyanın bastırılmasında görev alan ve büyük yararlılıklar gösteren Elvan Bey, kazandığı başarılardan dolayı kendisine bir köy vakf edilmiştir. İşte o köy Geyve’de bulunmaktadır. Ne yazı ki bu köyün hangi köy olduğu bilinmemektedir. Bu kahraman komutanın kendisi ve oğlu Sinan Bey’in Geyve’de, Bilecik’te ve Kütahya’da birçok köyü, yapıyı vakfettiğini bilmekteyiz. Elli yıl öncesine kadar belediye ambarı olarak kullanılmış olan Elvan Bey imareti, yakın zamanda restore edilmiş tekrar hizmet vereceği günü beklemektedir.

Elvan Bey ve Sinan Bey’den geriye sadece imaretin kalmış olması gerçekten üzüntü vericidir. Onca vakıf yerine, yurduna, hanlarına, hamamlarına ne oldu? Geyve’de han, hamam, zaviye ve kervansaray olarak insanların hizmetine sunulan vakıf yapılar hatırı sayılır derecede vardı. Ancak bu yapıların büyük çoğunluğu günümüze ulaşamamıştır. İsimlerini zikretmek gerekirse Sinan Bey Hanı (Taş Han), Acem Hanı, Sinan Bey İmareti, Elvan Bey Zaviyesi, Ahi Kemal Zaviyesi, Oruç Bey Zaviyesi, Şeyh Resul Zaviyesi, Hacı Musa Kervansarayı, Süleyman Paşa Hamamı, Elvan Bey Hamamı, Bezirgân Hanı, Sinan Bey medresesi. Bundan elli yıl öncesine kadar Taş Han’ın hala ayakta olduğunu bilmekteyiz. Koruyamadık maalesef. Tıpkı 1950’li yıllarda İstanbul’da yol yapım çalışmaları için yok edilen yüzlerce tarihi eserler gibi hepsini yıktık, yok ettik. Geriye ne kaldı? Yok edilmiş bir tarih, yok edilmiş bir geçmiş, yok edilmiş bir kültür.

Yine Aşıkpaşazade, Yahşi Fakih gibi çağdaş bir isim Umur Bey. Osman Gazi’nin silah arkadaşlarından Aykut Alp’in neslinden Kara Demirtaş (Timurtaş) Paşa’nın oğludur. Umur Bey Yıldırım Beyazıt zamanında İstanbul muhasarasında bulunmuş, Anakara Savaşı’na katılmış, babasıyla esir düşmüş, Çelebi Sultan Mehmet zamanında Beylerbeyi olmuş, II. Murat döneminde vezirliğe terfi etmiş Paşa olmuş bir Osmanlı devlet adamıdır. Devlet adamlığı yanında tıpkı Elvan Bey gibi kendisi büyük bir hayırseverdir. Geyve’de bulunan Umurbey köyünü vakfettiği için bu köy onun adı ile anılmıştır (1521).

Epçeler Köyü – 1936

Tekfurpınarı köyü iken adı köye verilen Umur Bey’in, kardeşleri olan Oruç Bey ve Ali Bey’in de bu köyde vakıfları mevcuttur. Oruç Bey’in köyde kendi vakfına ait bir zaviyesi olup günümüze ulaşamayan eserlerdendir. 1845 yılında merkez Camikebir mahallesi 81 hane iken Umurbey köyü 122 hanedir. Geyve’nin en büyük köyü. Maalesef bu köyde bulunan han, hamam, kervansaray, zaviye gibi eserler de günümüze ulaşamamış, ömrünü yitirmiştir.

Sakarya üzerindeki köprünün geyve tarafından görüntüsü.

Şehirle özdeşleşmiş bir başka yapı Elvan Bey İmareti gibi günümüze ulaşabilen nadir eserlerden,15. Yüzyıla ait tarihiII. Beyazıt köprüsü. Sakarya Nehri üzerinde Süleyman Paşa tarafından ahşap bir köprü yaptırıldığı, köprünün bakımı ve masrafları için bölgede vakıflar kurduğu 1521 yılına ait arşiv kayıtlarında yer almaktadır. Süleyman Paşa köprüsünün tamiri için Köprübaşı, Yılanda, Şükre, Akıncı, Mide köylerini vakfetmiş, bu köylerde yaşayanları vergiden muaf tutmuştur. Bu ahşap köprü yıkılmış olup yerine Sakarya Nehri üzerine II. Beyazıt tarafından 1495 yılında yeni bir taş köprünün yaptırıldığı bilinmektedir. Yıkılan köprünün kalıntıları hala yerindedir. Zamanla birçok tamir görmüştür. Adeta zamana meydan okumakta, orta kısmının sel baskınlarına dayanamaması nedeni ile 1950’lerde demirden yeni ekleme yapılmıştır. Eski yıkılan köprünün Bizanslılardan kaldığı yönünde görüşler de vardır. Ancak yıkılan köprünün ahşap olması, Bizanslılardan kalan köprü kalıntıların taş olması aynı köprü olmadığını göstermektedir.

Sultan II. Abdülhamit Han koleksiyonu 1890

Üzerinden her gün geçtiğimiz köprü, adeta zamana meydan okumakta. On beş su gözü olan köprünün bugün için beş gözünden su akışı gerçekleşmektedir. Ancak korunması gereken önemli bir yapı olması nedeniyle üzerinden sadece yayaların geçmesi, ağır tonajlı vasıtaların geçmemesi için acilen önlem alınmalı. Çok değil bu eseri de doğal afetler ve insan kaynaklı nedenlerden dolayı yakın zamanda kaybedebiliriz.

***

Bir şehrin tarihi de aynı zamanda o şehirde yaşayanların tarihidir. Her şehirde o şehirle özdeşleşmiş yerel ve kültürel ögeleri, tarihi, mimari eserleri yanında oranın yetiştirdiği veya orada yaşamış olan insanları, kahramanları, siyasîleri, idarecileri, sanatkârları, bilim adamları, zanaatkârları, esnafı, çiftçisi ve onların faziletleri, acıları, sevinçleri, göz yaşları ile günümüze akseden tesirleri şehrin zengin malzemesini oluşturmaktadır. Bu anlamda yaşadığımız şehrin bir parçası olarak geçmişimizi, tarihimizi, kültürümüzü, şehrimizi iyi tanıyıp, sahip çıkmak için hepimize büyük görev düşmektedir.

Bir Fransız düşünürüne göre, kültür, “Her şey unutulduğu zaman belleklerde ne kalıyorsa, ona verilen isimdir”. Bu durum insanlar için de geçerlidir. Geriye dönüp baktığımda benim için Geyve, meslek hayatıma başladığım şehir, evlendiğim şehir, çocuklarımın olduğu şehir, yaşadığım şehir demektir. METEM’de öğretmen iken Coğrafya öğretmeni Ahmet ÇARK hocamızın damak tadı olarak aklımda yer eden katırcı helvası demektir. Sezai Karakoç’un Mona Rozasını söylemiyorum bile: “Siyah güller, ak güller, Geyve’nin gülleri”, güller diyarı. Daha üniversite yıllarında otobüsle geçerken İlhan Tan’da, mola verdiğinde nazlı nazlı akan Sakarya Nehrine bakıp uzaktan seyrettiğim şehir. Kadim medeniyetlere ev sahipliği yapmış köklü bir tarihi olan şehir. Tarihi eserleriyle, insanıyla, doğasıyla, meyvesiyle, ayvasıyla, kültürüyle münbit topraklarıyla tipik bir Anadolu şehri. Unutma, şehrinin tarihi, senin şehrin, senin tarihin!

Yavuz ŞENGÜL | Eğitimci – Tarihçi

gizli çekim porno

3 Yorum

  1. Teşekkürler kıymetli hocam. Nadir bilgiler ve değerli tarihi notlarınız okumaya değer. Emeğinize sağlık.

Yorum Yaz

Başa dön tuşu
%d blogcu bunu beğendi: